HOŞGELDİNİZ! BUGÜN 04 NİSAN 2025, CUMA


Kan ve Ateş

01.04.2025 00:00
Yağmurlu bir günde İvan'ı bekleyen Daniel düşünceliydi. İki parmağının ucuyla
sıkıca bastırdığı sigarasından bir nefes alıp, attı. Ahşap bir evin duldası altında duruyor,
sokağı gözlüyordu. On dakikadır burada sabırla bekliyordu, meraklı bakışların ilgisini
çekebilirdi. Ahşap evin onu daha fazla gizleyemeyeceği kararına vardı, hızlı adımlarla
bulunduğu yerden ayrılıp yürümeye başladı. İvan'ın geleceği yoktu, burada bekleyip
dikkatleri üzerine toplamak istemiyordu. Filistin'deki kamptan kaçtığı günden beri bazı
adamlar tarafından takip ediliyordu. Onu takip eden adamlar tarafından yakalanıp kampa geri
gönderilmekten korkuyordu. O yüzden sürekli kılık değiştiriyor ve farklı isimler kullanıyordu.
Bugün de takma sakal takmış, siyah bol bir takım elbise giymişti. Sokağın sonundan bayır
aşağıya inen yola girdi.

Daniel dik bir yokuştan iniyordu, tesadüfen girdiği bu sokakta karşı yönden ona
doğru yürüyen Ivan'ı gördü. Daniel, Ivan'ı gördüğüne sevinsin mi üzülsün mü bilemedi.
İkircikli duygular içinde kıvranıyordu, belki de şu anda buradan sıvışmak en doğrusuydu. İki
adam birkaç dakika içinde yan yana gelip selamlaştılar.
Daniel çok gergindi, endişeli gözlerle Ivan'a baktı.
''Geç kaldın, seni beklerken her an birileri tarafından yakalanacağımı düşünüp korktum.''
Ivan'ın yüzünde Daniel'i küçük gören bir gülümseme oluştu. ''Birkaç adım
geriden gelerek beni izle,'' dedi, yürümeye başladı.

İki adamın arasında on-on beş adım kadar mesafe vardı. İnce ince yağan yağmur
Daniel'in yüzüne vuruyordu. Genç adam bu muhteşem hayatın güzelliklerini yaşamak varken;
çetrefilli, içinden çıkılması çok güç durumları kendilerine iş edinmiş bir grubun içine
girmekten çekiniyordu. Ivan'a hiç güvenmiyordu, neticede o bir Rus'tu ama ortak çıkarları
doğrultusunda onunla çalışmak zorundaydı. Ah şu Amerika işi olsaydı. Ivan'la ortak iş
yapmasına hiç gerek kalmayacaktı.

Ivan önden yürüyor, Daniel Ivan'ın ardından onu takip ediyordu. Daniel, yürüyor,
etrafa dikkatli gözlerle bakıyordu, endişeliydi, kendini emniyette hissetmiyordu. Yağmur
hızını artırmış, iri damlalarıyla kaldırımları dövüyordu, sokaklar iki genç adamın üzerinde
yürüdüğünü gizlemek istermişçesine ıssızdı. Ivan yürürken bir elini cebine sokmuştu,

elbisesinin sırılsıklam olmasına hiç de aldırmıyordu. Rahat ve kendinden emin adımlarla
sokakta ilerliyordu. Bu yürüyüş bu şekilde bir on dakika kadar sürdü. İki adamın da hiç
acelesi yoktu, yağan yağmuru umursamıyorlardı. Nihayet Ivan bir binanın önünde durdu,
başını arkaya doğru yavaşça çevirip binayı işaret etti. İki adam hiç konuşmadan üç katlı taş
binanın kapısından içeriye süzüldüler.

Daniel ve Ivan binanın karanlık ve nemli koridorlarında ilerliyorlardı.
Giysilerinden süzülen yağmur damlaları taşlarla döşenmiş koridorlara dökülüyordu. Ivan ne
yolda ne şimdi bu koridorlarda yürürken tek kelime etmemişti. Daniel, Ivan'ın neler
planladığını çok merak ediyordu. Daniel koridorda yürürken gürültülü seslerin yükseldiği
salondan yayılan ışığı gördü. İçerisi oldukça kalabalık olmalıydı. Duyduğu bu sesleri dinledi,
adamlar İngilizce, Rusça ve İbranice konuşuyordu. Daniel tüm bu konuşulan dillerin hepsini
biliyordu, ayrıca Almanca, Türkçe, Arapça ve biraz da Fransızca konuşabiliyordu.

***
Büyük iki tane pencerenin olduğu salonu ışıklandıran ahizeler görkemliydi,
camlar kalın son modaya uygun perdelerle süslenmişti. Şöminenin önünde duran rahat kadife
koltukların canlı turkuaz renkte olması salonu huzurlu bir hâle getiriyordu. Koltuklarda oturan
adamların dışında salonda üç adam daha vardı. Onlar pencereye yakın bir yere kondurulmuş
olan masada karşılıklı oturmuşlardı. Hararetli bir şekilde konuşan adamlar kimin geldiğine
aldırış dahi etmeden konuşmalarına kaldıkları yerden devam ettiler. İçlerinden sadece biri
Ivan'ı görünce ayağa kalktı. Bu adam yanan şöminenin etrafına dizilmiş turkuaz koltuklarda
oturan, gözlüklü, keskin yüz hatlarına sahip genç bir subaydı. Zeki bakışları olan bu adamın
yüzü aşağıya doğru üçgenimsi iniyordu. Son derece kibar bir hâli vardı, Ivan'a ''Hoş geldiniz
Ivan, sonunda gelebildiğinize sevindim,'' diyerek onunla el sıkıştı.

Ivan asker duruşunu almıştı, ''Biliyorsunuz durumları Yüzbaşı Henry, gizlilik
önemli,'' diye yanıt verdi. Daniel o akşam bu zeki görünümlü adamın isminin Yüzbaşı Henry
olduğunu öğrenmiş oldu. Ivan Daniel'i Yüzbaşı Henry'ye takdim etti, el sıkıştılar. Daniel
sırasıyla ayağa kalkan diğer adamlarla da tanıştı.

Yüzbaşı Henry çok heyecanlıydı, duygularını hiç kimseden saklama gereği de
duymuyordu. ''General Maxwell kuracağımız Sion Katır Birliği'ni destekliyor. İngiltere ve
hatta Amerikan basınında kilit noktalardaki kişilerle de anlaşma sağladık,'' dedi. Ivan,

Yüzbaşı Henry'i dikkatle dinliyordu, Yüzbaşı Henry çok keyifliydi hem anlatıyor hem de bir
yandan elinde tuttuğu kadehteki viskisinden küçük yudumlar alıyordu.

Yüzbaşı Henry, bir ara duraklayarak derin bir nefes aldı ve Daniel'e döndü.
"Daniel, bu görevde senin gibi biriyle çalışmak büyük bir şans doğrusu,'' dedi. ''Birçok dil
biliyorsun, bu durum bize büyük avantajlar sağlayacak. Ayrıca, kampta kaldığın sürede
edindiğin tecrübelerin de bu operasyonda kritik rol oynayacak.''

Yüzbaşı Henry'nin Daniel'i soruşturduğu ve bu Yahudi genç adam hakkında
tafsilatlı bilgi edindiği söylemiş olduğu sözlerinden anlaşılıyordu.

Daniel, Yüzbaşı Henry'nin sözlerinden biraz cesaretlendi ama hâlâ içinde bir
huzursuzluk vardı. Gelibolu yarımadasında çıkartma yapacak birliğin içinde yer alacak
olmasının Yahudi tarihi için ne kadar önemli olacağı konusunda kesin bir karara varamıyordu.
Bu emperyalist devlet adamları Yahudilere oyun da oynayabilirlerdi. Amerika'ya gitmenin bir
yolunu bulursa oraya önceden gitmiş arkadaşlarıyla daha faydalı faaliyetlerde bulunacağını
hissediyordu. Daniel ''Umarım dediğiniz olur Yüzbaşı Henry,'' dedi kısaca. Ivan'ın uzattığı
viskiyi de almadı. O akşam genelde hiç konuşmamaya çalışarak Yüzbaşı Henry'nin
anlattıklarını dinlemekle yetindi.

***
Günlerdir İskenderiye'de Yahudi gençleri ikna etmekle geçirdikleri günler onu
epey yormuştu. Yüzbaşı Henry kendini Mısır'dan Yahudileri çıkaran Musa gibi hissediyordu.
Musa ne hissediyordu, Yahudileriyle sürgünden çıkarken o da kendisi kadar gururlu ve mutlu
muydu acaba? Evet, Yüzbaşı Henry kesinlikle Musa'dan çok daha fazla mutluydu. Musa'nın
arkasında Tanrı'sı vardı ama Yüzbaşı Henry Tanrı'yı ne görmüştü ne de onunla konuşmuştu.
Yine de tüm bu yaşadıkları, Sion Katır Birliği'ni kurmak için kendisinin seçilmiş olması ona
çok gurur veriyordu. Tüm bunları düşünürken belki de Tanrı'nın onu görevlendirmek için
seçtiğini düşündü. Çocukluğundan itibaren Yahudi tarihini defalarca okumuş, Yahudi ünlü
komutanların hangi savaşlara katıldığını ve elde ettikleri başarıları öğrenmişti. Gün geçmezdi
ki Tevrat'ı eline alıp okumasın. Yahudilerin tarihini çok iyi biliyordu. Onların bir devlet
kurma hayâllerini destekliyordu.

Yüzbaşı Henry, Yaakov'la İskenderiye'den kalkacak gemiyi görmeye gitti. Sion
Katır Birliği kurulmuştu. Bunun için en büyük destek de General Maxwell'den alınmıştı. Öyle
ferahlamıştı ki, yolda yürürken adeta bir kuş kadar hafif hissediyor, kanatlanıp uçmak

istiyordu. Yarın sabah saat sekizde beş yüz Yahudi'siyle birlikte İskenderiye'den gemiyle
Gelibolu'ya gidecek olan gemiye bineceklerdi. Tarihin en büyük başarısına imza atmak
üzereydi. Bir gün kurulacak olan İsrail Devleti'nin ilk kıvılcımı Gelibolu'da kazanacakları
başarıya bağlıydı. Henry Truvalı Helen'i almaya giden Yunan komutanıydı, o Mısır'dan
Yahudileri çıkaran Musa'ydı. Yaakov'la gemiyi gördükten sonra keyfine diyecek yoktu. Kutlu
yolculuk için geri sayım başlamıştı.

Henry kaldığı otele döndüğünde kendisine bir kadının onu otelin lobisinde
beklediği söylenildi. Henry meraklandı ama yine de sakindi, Mısır'da gece hayatında tanıştığı
ve etkilediği herhangi kadından biri olduğunu düşünerek yürüdü.

Lobiye adım atar atmaz Esther'i gördü, doğrusu zarif elbisesi içinde parıldayan
eski sevgilisinin fark edilmemesine imkân yoktu. Esther'in mavi gözleri derin bir
sonsuzluğun içinden ışıldıyordu. Sarı saçları omuzlarından aşağıya salınmıştı. Kadın, Henry'yi
görünce ayağa kalktı ve ona doğru ilerledi.

''Yüzbaşı Henry, sizi görmek büyük bir onur,'' dedi, sesi yumuşacıktı ama bir o

kadar da kendinden emin bir hâli vardı.

Esther, Henry'e yaklaştı, elini uzattı. "Uzun zaman oldu, Henry," dedi. Henry,

Esther'in elini nazikçe sıktı ve ona güven verici bir gülümsemeyle cevap verdi.
''Evet, gerçekten uzun zaman oldu, Esther. Seni burada görmek şaşırtıcı,'' dedi Henry.
Esther'in yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

''Henry büyük bir başarıya imza atacağınızı duydum ve sizi tebrik etmek

istedim.''

Henry'nin gözlerinde haince bir parıltı belirdi, başarıya giden yolda karşılaştığı

zorluklar ve şüpheli durumlar aklından geçerken bir anlığına durakladı.

''Teşekkür ederim, Esther. Bu yolculuk hem benim hem de Yahudi halkı için çok

önemli,'' dedi.

Esther başını sallayarak onu onayladı.
''Biliyorum, Henry. Bu yüzden burada olmak ve sana destek olmak istedim.''

Henry derin bir nefes aldı ve onunla oturması için kadına eliyle masayı gösterdi.
Gerçekten bu kadın kendinden ne istiyor olabilirdi? Kocası George'un ölümünden sonra bir
daha kendisiyle görüşmek istememişti. Şimdi ne olmuş olabilirdi? Söyledikleri hiç inandırıcı
değildi. Unutmuş olabilir miydi? Esther'e düşüncelerini açıkça sormaya kalkabilirdi, evet
bunu yapacaktı da.

''Gerçekten Esther burada olmanın asıl maksadı nedir?'' diye sordu.
Esther içkisinden bir yudum aldı. ''George'un ölümüyle ilgili Londra'da insanlar
konuşuyor,'' dedi, yutkundu, gözlerinin maviliği giderek derinleşiyordu. Henry bu kadını,
bakışlarındaki anlam için sevmişti. Yine aynı ışıltı ve aşka davet eden bu tılsımlı büyüden
kaçınmak için bakışlarını garsona çevirdi. Garsona işaret etti.

Henry eski sevgilisinin elbisesi üzerinde duran broşa bakıyordu. Bakışlarını bu

broşa özellikle kenetlemişti. Şu anda Esther'in gözlerine bakmak istemiyordu.

''İnsanlar konuşur,'' dedi. ''Mühim değil, soruşturma yapıldı ve George'un intihar

ettiği kabul edildi.''

Esther içini çekti, bakışları donuklaştı, acı çekiyordu, bu o kadar bariz bir şekilde

belliydi ki Henry'nin anlamaması mümkün değildi.

''İşte Henry, seni bu duygusuzluğun yüzünden terk ettim.''
''Geçmişte yaşananlar yüzünden beni suçlayamazsın Esther.''
Esther işaret parmağını elindeki içki kadehinin ağzında hareket ettiriyordu.
''George öldü, umarım sen de ölürsün,'' diye karşılık verdi. Bunu söylerken huzur bulmuşa
benziyordu.

''Aradan geçen bu bir buçuk yılda çok da değişmemişsin. İskenderiye'ye
arkadaşlarımla geldim, senin de burada olduğunu ve kurulan Sion Katır Birliği'nin başına
getirildiğini öğrenince gelip kutlamak istedim.''

Henry şimdi kayıtsızca Esther'e bakıyordu, ''Ölümümü istiyorsun ve sırf sadece
bunu söylemek için geldin değil mi Esther? Hepimiz bir gün öleceğiz inan bana. Bir gün önce
ya da bir gün sonra bence çok da önemli değil. Doğrusu ölüm de kutlanmayı hak ediyor.
Güzel dileklerin için teşekkür ediyorum,'' dedi.

Henry ayağa kalktı, eski sevgilisi Esther'e ''İyi akşamlar Esther,'' diye son kez

veda ettikten sonra yanından ayrıldı.

***
Aylardır çarpışma devam ediyordu, İbrahim eşeğiyle birlikte birliğine su
taşıyordu. İbrahim'in görevi birliğindeki askerlere su temin etmekti. Bir ağabeyi de Arı
Burnu'nda savaşan erlerden biriydi ama şimdiye değin cephede ona hiç tesadüf etmemişti.
Günler geçiyor, İbrahim'in hayatında geçen her an savaşın acımasız yüzüyle
şekilleniyordu. Birliğine su taşıyan bu küçük çocuğun masumiyeti görenleri ağlatacak
derecede büyülü bir havada seyrediyordu. İbrahim yorgunluk nedir bilmiyordu, her sabah
birliğindeki askerlere su getirmek için eşekle yola çıkıyor, gereken suyu eşeğine yükledikten
sonra yine Eceabat'ta çarpışan arkadaşlarının yanına gidiyordu. Özellikle bu günlerde verilen
mücadele çetindi, Türkler için her saatin hatta her dakikanın çok büyük önemi vardı.

***
Bir gün, İbrahim su taşırken, uzaktan tanıdık bir siluetin ona doğru yaklaştığını
fark etti. Kendisine doğru yaklaşan kişinin ağabeyi olabileceğini umut etti ancak yaklaştıkça
bu kişinin çocukluk arkadaşı Ali olduğunu gördü. İki asker aynı birlikte yan yana
savaşıyorlardı. Ali'nin gözleri, İbrahim'in gözleri gibi savaşın ağırlığını taşıyordu.

İbrahim, bir an için çocukluk anılarına, savaştan önceki huzurlu günlere daldı,
gitti. Ancak yaşanmakta olan gerçeklik onu tüm çıplaklığıyla hızla geri çekti, savaşın ortasına
getirdi.

''Seddülbahir'deki çarpışmaya gidiyoruz,'' dedi Ali, arkaya doğru baktı, ''Ben
gözcülük ediyorum, yolların güvenli olduğunu artık biliyorum gidip söylesem iyi olacak. Sen
de dikkatli ol tamam mı, gün geçmiyor ki bize ait dediğimiz bu kısımlar da bile düşman
casuslarını görmeyelim.''

İbrahim kendinden birkaç yaş büyük olan Ali'nin yüzüne gülümsedi, ''Tamam,''

dedi ''dikkat edeceğim, ama sen de ölme e mi! Allah'a emanet ol kardeşim.''

Ali geldiği yoldan geriye doğru hızla koşmaya başladı, bir aralık olduğu yerde
durup arkasına döndü, İbrahim'e eliyle selam verip yoluna devam etti. Aslında ikisi de er

olduğu için selam vermesi gerekmiyordu. Ali belki de İbrahim'i bir daha göremeyeceğini
düşünmüş ve onu kendisine selam verirken hatırlamasını istemişti.

İbrahim eşeğiyle birlikte sarp arazide ilerliyor, Eceabat'taki arkadaşlarına öğlen
sıcağı bastırmadan suyu yetiştirmek istiyordu. Arıburnu'ndaki birliklere katılmak için
birliğinden bir kısım asker de bu akşam yola çıkacaktı. Komutanı İbrahim'in gitmesine izin
verirse uzun zamandır orada çarpışan ağabeyini görürdü. Bu şekilde düşünerek elli metre
kadar yol aldı, bir inleme sesiyle durdu.

***
İki adam yerde uzanmış yatıyordu. İbrahim adamların yanına yaklaştı, tüfeğinin
ucuyla adamın birini dürttü. Adam hiç kıpırdamadı, İbrahim diğer adamı da tüfeğinin ucuyla
dürttü, ondan da ses gelmiyordu.

''Ne oldunuz bre düşman oğulları, öldünüz mü?'' diye söylendi. ''E tabii kendi
siperlerinizden casusluk yapmak için buralara gelirseniz yersiniz kurşunu,'' dedi. Aklına
hemen biraz önce Ali'nin söyledikleri gelmişti. Düşman askerleri buralarda casusluk etmek
için dolanıyordu. İbrahim adamların ölmüş olup olmadıklarını anlamak için eşeğinin yularını
bıraktı. Adamın birine doğru eğildi. O anda hırıltılı bir ses duydu, adam konuşmaya
çalışıyordu ama İbrahim adamın ne demek istediğini anlamıyordu. Bu adamın konuşması
hangi dildeydi? İbrahim kendi ana dili olan Türkçeden başka bir dil bilmezdi. Düşmanın
susamış olabileceğini düşünerek üzerinde taşıdığı kırbasından adama birkaç yudum su içirdi.
Bunlar düşman da olsalar ölüm hâlindeydiler. İbrahim onların durumuna acımıştı. Ağzından
içeriye su giren adam biraz canlandı, İbrahim'in anlamadığı dilde ama her hâlinden yalvardığı
anlaşılır bir şekilde yardım istiyordu. İbrahim adamın su istediğini anladı ve rahatça
içebilmesi için su dolu kırbayı ona verdi. Adam biraz doğruldu ve kana kana su içti. Korku
dolu bakışlarla İbrahim'e ''Türk müsün?'' diye sordu. İbrahim ''Elhamdülillah Türk'üm çok
şükür,'' diye yanıt verdi.'' Canı yerine gelen adam yanında baygın yatan arkadaşına da su
vermesini istedi İbrahim'den.

Adamların isimleri Daniel ve Haim'di. Daniel Yahudi olduğunu Seddülbahir'deki

İngiliz Birliği'nden olduğunu gizlememişti.

İbrahim adamlara kızdı, ''Casusluk yapayım derken yolunuzu kaybettiniz, sonra
da susuzluktan, açlıktan bayıldınız de mi?'' diye sordu. ''Bu sarp dağlarda, üstelik hakkınız

olmadığı hâlde Türklerin memleketini ele geçirmek için casusluk etmenin hiç de kolay
olmadığını öğrendiniz mi?''

Daniel yanında yatan, su içtikten sonra bile hâlâ kendine gelememiş olan Haim'e
baktı. Haim Türkçe bilmiyordu Allah'tan, yoksa kendisinin İbrahim'e söylediklerini
birliğindeki askerlere anlatabilirdi.

''Ben savaş istemiyorum, buraya gönülsüz geldim, savaşarak hiçbir şey elde
edemeyeceğimi de biliyorum,'' dedi Daniel. ''Bu cehennemden kurtulur kurtulmaz da en kısa
sürede Amerika'ya gideceğim,'' diye sürdürdü.

İbrahim düşündü, bu adamların ikisini birden burada vurabilirdi ama ne diye o
zaman onlara su vermişti. Yok onları vurmayacaktı, bu Yahudilerin de zaten Türklerin
mevzilendikleri yerlerle ilgili hiçbir şey bildikleri yoktu. Yolunu kaybetmiş iki zavallı düşman
askeriydiler.

Daniel İbrahim'den son bir iyilik istedi. Seddülbahir'e nasıl gideceğini sordu.
İbrahim güldü, ''Ah bre ah!'' dedi, ''Allah'ım sen bu düşmanlara yol gösterdiğim için bana
günah yazmayasın,'' diye duayla karışık Allah'ıyla konuştuktan sonra Daniel'e yolu tarif etti.

***
Beş aydır Yahudi Katır Birliği Yüzbaşı Henry'nin gözetiminde cepheye su, erzak
ve cephane taşımaya devam ediyordu. Adamlardan bazıları Mısır'dan yola çıkmış çöldeki
hayata alışamamış, bunalmış Yahudiler gibi sızlanıp duruyordu. Şartlar oldukça zorluydu ama
Henry bir Musa değildi. Yahudiler için taşa vurunca su fışkırmasını sağlayamıyor, Tanrı'dan
istediğinde gökten kudret helvasıyla, bıldırcın indiremiyordu. Yine de vazgeçmek istemiyordu
lakin giderek onun da direnci kırılıyordu. Sap kayalıklar ve şu dağlar onlara bir türlü yol
vermiyordu. Üstelik Türkler çok yiğitçe karşı koyuyorlardı. Onları Yunanlı Helen'i geri
vermek istemeyen Truva halkı gibi görüyordu. O vakitlerde Yunanlılar Truvalıları mağlup
etmişti peki ya şimdi, yüz yıllar sonra yine aynı topraklar üzerinde İngiliz, Fransız ordusu için
bir geçit yok muydu? Niçin bu dağlar, bu sarp kayalıklar ve karşılarındaki Türkler onlara izin
vermiyordu? Yine de vazgeçemezdi ama günden güne de savaşın o korkunç yüzü, her gün
patlayan bombalar, makinalı tüfeklerin çıkardıkları o dehşetli sesler, parçalanan vücutlar,
kopan eller, ayaklar, insanların toprağa kavuşan zerrelerini görmek moralini bozuyordu.
Tahammül etmek zordu, ama tahammül etmek zorundaydı.

Henry'nin bağlantıları sayesinde İngiltere basınında ve Amerika basınında Yahudi
Katır Birliği'nin yaptığı yararlı faaliyetlerinden bahsediliyordu. Buradaki amaç aslında
onların kendi adlarına bir devlet kurmanın temelini atmak değil miydi? Henry de bu amaca
hizmet eden kutsal bir şövalye olarak görüyordu kendini. Yalnızca Türkler çok inatçıydı ve
İstanbul'a giden kapıyı onlara açmamak için doğrusu ölüme gülerek atlıyorlardı. Şu Türklerin
ölülerinin yüzlerinde gördüğü o gülümseme onların vatanlarını nasıl sevdiğini gösteriyordu.
Türklerle karşı tarafta olmasa belki de onları sevebilirdi. Ama Tanrı Henry'yi başka bir ırka
mensup olarak yarattığına göre o kendi ulusuna hizmet etmek zorundaydı. Aklına yakın
arkadaşı olan George'un ölümü geldi, beyni dağıldığında gözleri dehşetli bir şekilde açık
kalmıştı. Bir anlık çılgınlıktı yaşadığı ama George'a yaptığından bir gün bile pişmanlık
duymadı. Olması gereken oluyordu ve o gün yaşanması ne gerekiyorsa onu yaşamışlardı.

***
Şenlik ateşi yakmışlardı, doğrusu bu görülmeye değer bir olaydı. Fransızlar ve
İngilizler oldukça coşkuluydular. Askerler sahilde dans ediyor, içiyor, şarkı söylüyorlardı.
Henry de Yahudileriyle birlikte eğlenceye katılmıştı. Binbaşı Thomas neşe içinde bağırdı,
''Türkler şimdi bu gürültüye bakmak için oldukları yerden başlarını uzatacaklar ve biz onların
hepsini öldüreceğiz.''

Bir yandan şenlik ateşi eğlencesi devam ediyor bir yandan Türklerin olduğunu

düşündükleri siperlere yoğun bir şekilde bombardıman devam ediyordu.

Sabah olduğunda Onbaşı Ömer arkadaşlarına ''Çıkarın bakalım şu yazıyı da
şunlarla biraz eğlenelim,'' dedi. İbrahim koşturarak gitti, iki tahtanın arasına çivilerle çakılmış
olan KAYBIMIZ YOK yazısının olduğu beyaz bezi aldı, Onbaşı Ömer'e getirdi. O sırada
Türk siperlerini kontrol eden Yüzbaşı bu olaya tanıklık ediyordu. Yüzbaşı keyifli bir şekilde,
''Sonunda düşmanla alay edeyim derken kendini vurdurtacaksın,'' dedi.

Onbaşı Ömer, Yüzbaşının sözü karşısında bir kahkaha atıp ''İznin olursa çıkıp şu
yazıyı göstereyim,'' dedi, izin istiyordu. Yüzbaşı başıyla onayladı. Siperden çıkan Onbaşı
Ömer yazılı beyaz bezi iki eline alarak yürümeye başladı. Hedefi düşmanların mevzilendikleri
yerdi, onların kendini görmesini istiyordu. Şimdi eğlence sırası Türklerdeydi. Bezin üzerinde
büyük harflerle İngilizce KAYBIMIZ YOK yazıyordu. Onbaşı Ömer bir yandan neşeli bir
türkü söylüyor bir yandan da elinde tuttuğu bezi başının üzerinde taşıyarak bir sağa bir sola

gidip duruyordu. İngilizler, Fransızlar, Anzaklar Türklerin tuzağa düşmediklerini ve ölülerinin
olmadığını KAYBIMIZ YOK yazan bezi taşıyan Onbaşı Ömer'den öğrenmiş oldular.
Düşman askerlerinden bazısı gülmeye başladı. Onbaşı Ömer'in coşkusuna
katılıyor, onunla kendi dilinde şarkı söylüyordu, bazısı da onca cephanenin boşa
harcadığından dolayı sövüp sayıyordu. İngiliz askerlerinden biri silâhına sarılıp ''Yüzbaşı
emir ver şunu öldüreyim,'' diye bağırdı. ''Utanmasa neredeyse yanımıza gelecek.''

İngiliz yüzbaşı kendinden emin cevap verdi, ''Hayır, indir silâhını, biz bunu hak
ettik, savaşta yenmek de yenilmek de vardır. Onlar kendilerine ait olanı koruyorlar, şimdi de
biraz eğlenmeye hakları var. Üstelik baksana bizimkiler de onunla eğleniyor.''

Gerçekten de iki taraf da bu coşkulu anın etkisiyle eğlenmişti. Birkaç saat
öncesinde savaşan, birbirlerine kurşun sıkan bu askerler şimdi karşılıklı kısa bir süreliğine de
olsa gülüyorlardı.
***
Henry İskenderiye'de bir hastanede yatıyordu. Rüyasında bir Türk askerinin
üstüne süngüsüyle hücum ettiğini görüyordu. Korku içinde uyandı, etrafına bakındı. Rahat bir
nefes aldı, hastaneydi ve emniyetteydi. Günlerdir burada tedavi ediliyordu. Fiziksel olarak
kendini iyi hissediyordu ama gördüğü düşler onu rahatsız ediyordu. Rüyasında her akşam
elinde süngüsüyle bir Türk üzerine atılıyor, onu öldürüyordu. İngiliz birlikleri Gelibolu'dan
çekilme emri almıştı. Henry bunun doğru bir karar olup olmadığı üzerinde çok da fazla kafa
yormuyordu. O yapmak istediğini yapmıştı tıpkı savaşlarda bir asker olarak ne yapması
gerekiyorsa bu görevi de aynı sorumluluk duygusu içinde bitirmişti. Yenilmiş olmaları onu
ilgilendirmiyordu.
***
Ormanda iki arkadaş avlanmak için yürüyordu. Çok sıcak bir gündü, öyle ki
sıcaklık insanın içine işliyor, damarlarındaki kanı kaynatıyordu. Bedenlerinden duman
çıkıyor, terden tüm vücutları yapışmış bir durumda yürümeye çabalıyorlardı. İkisinin de
moralleri düşüktü.

''Şu ağacın altında dinlenelim,'' dedi George.

O gün olmuştu. Ormanda o büyük, ulu ağacın altında George'un kafasına bir el
kurşun sıkmıştı. George o ağacın altında yığıldı, kaldı. Gözleri açık kalmış bir şekilde öldü,
gitti bu dünyadan. Açık kalmış yeşil gözleri bu ihanetin nedenini sorgulamak istermişçesine
bakıyordu, ağzı yarım aralıktı. Neden? diye sormak isteyen bir insanın çıkmamış sözcükleri
duruyordu içinde. Henry için amaca giden yol mübahtı, o tüm hayatı boyunca doğru bildikleri
için yaşamıştı.

George'un gözlerine bir kez daha baktı. O gözlerde bu ihanetin bedelini ödeyip
ödemediğini sorgulayan bir ifade vardı. Ancak Henry için ihanetinin bedelini ödemek ya da
ödememek artık önemli değildi. O, kendi doğruları uğruna yaşamıştı, bu yolda kendince her
türlü fedakarlığı göze almıştı. Amaca giden yol mübahtı onun için, bu durum hayatının
değişmez gerçeğiydi.

Henry'nin bakışları uzaklaştı, George'un soğuyan bedeni ormanın derinliklerinde
kayboldu, Henry kararlılıkla ayağa kalktı. Artık geri dönemezdi. Hiçbir şey için geriye
dönmeyecekti. Hayatta kalmak, ilerlemek, yükselmek için her şeyi geride bırakması
gerektiğini biliyordu. İçindeki sessiz çığlık onu yönlendiriyor, geleceğine doğru adım atmaya
zorluyordu.

Yavaşça ilerlemeye başladı. Her adımı onu geçmişten koparıyor, geleceğine
yakınlaştırıyordu. Ormanın derinliklerine doğru yol alırken, ardında bıraktığı dostluğun ve
ihanetinin yükünden kurtulduğunu hissediyordu. Bu, onun hikayesinin sonu değildi, aksine
yeni hayatının başladığının habercisiydi.

***
Henry Çanakkale'de atını sürerken düşünüyordu, bu boğazın İngiliz ulusuna açılıp
açılmayacağını umursamıyordu. O savaşmayı seviyordu. Kan ve ateş, yıkım ve gözyaşı
görmeye alışmıştı. Yükselmeyi seviyordu ve takıntı hâlinde tarihlerini incelediği ulusların bir
şekilde yeniden dünya savaşlarında boy göstermesini istiyordu. Bakışlarında savaşın
yakıcılığı ve yükselme tutkusu vardı.
Burcu BOLAKAN / diğer yazıları
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Yorumlarınızı paylaşın

--





logo

   E-posta: bilgi(@)eskisehirdenhaber.net
Tüm hakları Eskişehirden Haber adına saklıdır: ©2019-2025

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir.
Mobil uyumlu haber yazılımı: www.eticaret.com.tr