HOŞGELDİNİZ! BUGÜN 26 ŞUBAT 2026, PERŞEMBE



Düşünmenin Terk Edilişi ve Hızın Ahlâkı: Hannah Arendt - Kudüs’te Eichmann: Kötülüğün Sıradanlığı Üzerine Bir Rapor ve Milan Kundera - Yavaşlık

15.02.2026 00:00
Düşünmenin Terk Edilişi ve Hızın Ahlâkı: Hannah Arendt - Kudüs'te Eichmann:
Kötülüğün Sıradanlığı Üzerine Bir Rapor ve Milan Kundera - Yavaşlık
Modern çağın en büyük yanılgısı, bozulmayı hâlâ olağanüstü anlarda ve krizlerde arıyor
olmasıdır. Oysa asıl bozulma, insanın gündelik hayatının akışı içinde, çoğu zaman farkına bile
varmadan, kendisiyle olan düşünsel bağını yavaş yavaş terk etmesiyle başlar. İnsan artık ne
yaptığını bilmeye gerek duymadığına inandığı için yolunu kaybeden bir varlık hâline gelir.
Düşünmek durmayı, durmak ise çağın mantığına göre gecikmeyi ve verimsizliği çağrıştırır.
İşte bu noktada devreye giren çağın hızlı olma hâli, zamanı da anlamı da sıkıştırır. İnsan
hızlandıkça hatırlaması zayıflar; hatırlaması zayıfladıkça sorumluluğun ağırlığını daha az
hisseder. Ortaya çıkan hafiflik insanda bir rahatlama duygusu yaratır; fakat bu duygu da
aslında insanın kendi eylemiyle arasına koyduğu mesafeden başka bir şey değildir. Hız
bilincin kendi kendisini denetleme usulünü değiştirir, dikkatin yerini kaydırır, insanı kendi iç
sesiyle arasına görünmez bir perde çekmeye alıştırır. Bu düzenin en belirgin sonucu, insanın
düşünme denilen o ağır, zahmetli, yer yer acıtan faaliyeti ertelenebilir bir lüks gibi görmeye
başlamasıdır. Oysa düşünme ertelendikçe, insanın eylemiyle kurduğu bağ gevşer; bağ
gevşedikçe de eylem, ahlâkın alanından kopup salt işleyişin alanına yerleşir.
Böyle bir düşüncesizliğin nasıl mümkün hâle geldiğini kavramak için Hannah Arendt'in
Kudüs'te Eichmann: Kötülüğün Sıradanlığı Üzerine Bir Rapor adlı eseri güçlü bir örnek
sunar. Arendt kitabında, kötülüğün çoğu zaman düşünülmeden yapılan eylemler içinde
mümkün hâle geldiğini gösterir. Adolf Eichmann'ı ürkütücü kılan da yaptığı işin üzerine
düşünmemesidir. Eichmann için düşünmek, düzenin akışını yavaşlatabilecek bir risk sayılır.
Düşünürse görevi aksar ve sistem duraksar. Buradaki mesele, sıradan bir insanın sıradan bir
tonla konuşurken, sıradan gerekçelerle ikna olurken ve sıradan cümlelerle kendini açıklarken,
büyük bir yıkımın dişlilerine uyum sağlamasıdır. Arendt'in soğuk ve keskin anlatısı, bu
uyumun nasıl kurulduğunu gösterir: İnsan kendi içindeki sesi susturduğunda, dışarıdaki
düzenin dili kolayca "kendi dili" hâline gelir.
Arendt, Eichmann'ı şaşırtıcı ölçüde sıradan bir profil olarak çizer ve bu sıradanlık özellikle
vurgulanır; çünkü burada dikkat çekici olan şey, gündelik akıl yürütmenin sınırları içinde
işleyen bir zihnin büyük bir yıkım düzeniyle uyum kurabilmesidir. Eichmann'ın eylemlerini
yönlendiren belirgin bir iç itki olarak terfi beklentisi bulunur; kariyer basamaklarında
yükselme arzusu, görevini eksiksiz yerine getirme isteği ve üstlerine karşı kusursuz görünme
çabası davranış çizgisini belirler. Düşünsel kapasitesi ise soyut ve derin değildir; bürokratik
akıl yürütmeyi menfaatine uygun bulur.
Arendt'in dikkat çektiği asıl nokta fikirsizliktir; yapılan işin anlamıyla bağ kurmama,
başkasının bakış açısını hesaba katmama ve eylemi düşünme süzgecinden geçirmeden
sürdürme hâlidir. Burada bir bilinç daralması söz konusudur; kişi görev tanımının dışına
çıkmayan bir dikkatle hareket eder ve bu sınırlı dikkat alanı içinde yaptığı işi yeterli ve
yerinde görür. Arendt'in kitabında bu tabloyu somutlaştırmak için aktardığı bir pasaj meseleyi
yoğun biçimde gösterir: "Büyük laflar etmek yaygın bir kusurdur; özelde ise, Eichmann'ın
karakterini belirleyen asıl kusur, herhangi bir meseleye başkasının gözünden bakma
konusunda bu kadar beceriksiz olmasıydı." Bu cümle, ahlâkî muhakemenin hangi noktada
aksadığını doğrudan gösterir; çünkü ahlâk çoğu zaman soyut ilkelerden önce, başkasının
maruz kaldığı bir felaketi zihinde canlandırabilme gücüyle işler. Başkasının yerine kendini
koyabilme yetisi zayıfladığında kişi, eylem ile sonuç arasındaki bağı giderek daha az düşünür.
Arendt, Eichmann'la kurulan diyalogların neden sonuç vermediğini de benzer bir çerçevede
açıklar ve şu saptamayı yapar: "Eichmann'la iletişim kurmanın imkânsız olmasının nedeni
yalan söylemesi değil, kelimelere ve başkalarına karşı ve buna bağlı olarak gerçekliğe karşı en
güvenilir zırhla sarılmış olmasıydı." Buradaki zırh mecazı düşünsel bir kapanmayı anlatır;
zırh dışarıdan gelen eleştirileri durdurur ve içeriden doğan kuşkuları ve soruları da geri iter.
Kişi hazır ifadeler, kalıp cümleler ve resmî dil aracılığıyla kendine kapalı bir güvenlik alanı
kurar. Kelimeler bu noktada düşüncenin aracı olmaktan çıkar, düşüncenin yerine geçer. Dil
anlam üretmek için değil, sorgulamayı ertelemek için kullanılır. Cümleler gerçeği göstermek
yerine onu uzakta tutar.
Kitabın en sarsıcı anlatılarından biri ise Königsberg'de geçen bir sahnedir ve yazarın
kelimeleriyle olay şu şekilde aktarılır: "Şimdi aktaracağım hikâye durumu daha iyi
özetliyor… Lehnsdorff doktor olduğu için, daha güvenli bir yere nakledilemeyen yaralı
askerlerle ilgilenmek üzere şehirde kalmış; Kızıl Ordu'nun çoktan işgal ettiği bir bölgeden
gelenlerin sığındığı büyük bir mülteci merkezine çağrılmış. Bu merkezde, bir kadın yanına
yaklaşıp varisli bir damarını göstermiş; bu varisi yıllardır çektiğini ama artık tedavi edilmesini
istediğini, çünkü tedavi görmek için vakti olduğunu söylemiş. 'Tedaviyi sonraya bırakıp bir
an önce Königsberg'den kaçmasının daha önemli olduğunu anlatmaya çalıştım. Nereye
gitmek istediğini sordum. Bilmiyordu, bildiği tek şey herkesin Reich'a götürüleceğiydi. Daha
sonra, şaşırtıcı bir biçimde şunları söyledi: "Ruslar bizi asla yakalayamaz. Führer bunun
olmasına asla izin vermez. Çok geçmeden bizi gazla zehirler." Belli etmeden sağıma soluma
bakmaya çalıştım, görünüşe göre kadının sözlerini kimse yadırgamamıştı…"
Bu sahnenin çarpıcılığı anlatımın soğukkanlılığından ve sıradanlaştırılmış olmasından doğar.
Anlatılan olaydaki kişi bir ideolog, bir komutan ya da bir karar verici değildir; sıradan bir
kadındır ve kurduğu cümleler, neredeyse düzenli bir beklenti diliyle ilerler. Gazla öldürülme
ihtimali sıradan bir son gibi dile gelir. Daha sarsıcı olan ise çevrenin de bu sözleri olağan
karşılamasıdır. Yahudilere yapılanlar bilinir; hatta bu durum bir karşılaştırma ölçütüne
dönüşür. Ölüm bile hiyerarşik bir düzene yerleştirilir. Burada insanın aklına şu gelir: Bir
toplum, korkunç olanı gündelik bir dilin içine yerleştirdiğinde, korkunçluk sesini kaybeder;
sesini kaybeden korkunçluk ise sıradan bir işleyiş gibi algılanır.
Arendt'in kitap içindeki tüm anlatıları, modern insanın iç dünyasını teşhir eder. İnsan
kendisiyle konuşmadığında, yaptığı işle ahlâk arasında bağ kurmadığında, eylemleri yalnızca
gerçekleştirir. Arendt için ise düşünmek varoluşsal bir zorunluluktur.
***
Kundera, Yavaşlık adlı romanında hız ile hatırlama arasındaki ilişkiyi insanın varoluş hâli
üzerinden anlatır. Roman bir yol sahnesiyle açılır: geceye doğru ilerleyen bir araba, arkadan
gelen sabırsız bir başka araç ve geçme arzusunun yarattığı gerginlik görünür hâle gelir. Bu

sahne çağın zihinsel atmosferini yansıtır. Hız kavramı burada dikkatin hareket tarzını, sabrın
kırılma biçimini ve bilincin hemen şimdiye boyun eğişini ifade eder.
Kundera'nın anlatısında hız arttıkça deneyim parçalanır. Parçalanan deneyim anlara bölünür;
anlar çoğaldıkça yaşantı yüzeyde akmaya başlar. Bu yüzeysel akış insanda hafiflik duygusu
uyandırır. Hafiflik ise yüklerden arınmışlık hissi üretir ve hayatla kurulan temasın keskinliğini
yumuşatır. İnsan bu hafiflik içinde kendisini daha rahat hisseder; çünkü acı, sorumluluk ve
yüzleşme bilincin arka planına itilir.
Kundera kitabında verdiği pasajlarla dünyayı değiştirme arzusuna da temkinli ve kuşkulu bir
bakış getirir. "Dünyayı değiştirmek! Pontevin'e göre, korkunç bir niyet! Dünya bu haliyle
mükemmel olduğu için değil kuşkusuz, ama her değişiklik kaçınılmaz olarak daha kötüsünü
yarattığı için. Öte yandan ve daha bencil bir açıdan, günışığına çıkartılan her düşünce günün
birinde sahibinin aleyhine döneceği ve onun düşünürken eriştiği hazzı elinden alacağı için."
Kundera dile getirdiği düşünceyle, dünyanın kusursuz olduğu iddiasında değildir; büyük
değişim projelerinin çoğu zaman beklenmeyen ve ağır sonuçlar üretmesi ihtimaline dikkat
çekmektedir. Düşünce zihnin içinde dolaşırken esnek ve yaratıcı bir alan açar; kamusal alana
çıktığında ise savunulması gereken bir iddiaya dönüşür.
Kundera'da hız, unutma ve düşünme arasındaki bağ tek bir izlekte toplanır: hız arttığında
deneyim sıkışır, dikkat parçalanır, hatırlama zayıflar ve benliğin süreklilik duygusu hafifler.
Hızlı yaşantı olayları derinlik yerine sıradanlık içinde biriktirir; kişi yaşar ama hiçbir şeyin
üzerinde durmaz, durmadığı için de içinden geçirdiğini anlama dönüştüremez. Kundera bu
süreci kitabın içindeki karşılaşmalar ve bilinç akışları üzerinden gösterir. Okur hareketin
temposunu ve bilinçteki titreşimi izler; bu tempo da insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin hangi
noktada yüzeyselleştiğini görünür hâle getirir.
Aşk Kundera'da seçilmişlik duygusunun en yoğun yaşandığı alanlardan biri olarak belirir.
İnsan hak edilmeden sevilme ihtimalini, varoluşunun özel bir karşılığı gibi görür. Sevginin
gerekçelerle açıklanması, ölçülmesi ya da şartlara bağlanması da bu hissin büyüsünü dağıtır.
Kusurlarla birlikte kabul edilme düşüncesi, kişiye ayrıcalıklı bir duygu verir. Bu eğilim çoğu
zaman çocukluk deneyimlerinde kök salar; bedelsiz ilgi ve korunma hâli, benliğin merkezinde
bir ayrıcalık inancı üretir. Hayatın ilerleyen dönemlerinde karşılaşılan sınırlar ve
karşılıksızlıklar bu inancı törpüler; fakat bütünüyle ortadan kaldırmaz. Böylece seçilmişlik
duygusu, yetişkin benliğin içinde farklı biçimlerde varlığını sürdürür ve kişi çoğu zaman bu iç
telkini fark etmeden yaşar.
Kundera'nın Yavaşlık adlı kitabında ünlüler, ulaşılamazlıkları sayesinde seçilmişlik
yanılsamasını güvenli bir mesafe içinde taşır. İnsanlar da onlara duyduğu hayranlık
aracılığıyla kendilerini sıradanlıktan ayrıştırdığını düşünür ve bu dolaylı temas üzerinden
kendi hayatlarına ek bir anlam katmaya çalışırlar. Kitapta anlatılan Kissinger'a âşık olan
kadının hikâyesi, bu düşüşün trajik niteliğini açığa çıkarır; çünkü seçilmişlik iddiası doğrudan
ilişkiyle sınandığında dağılmaktadır.
Berck ile Immaculata'nın hikâyesi, bu soyut yapının bireysel hayattaki izdüşümünü gösterir.
Televizyonla görünür hâle gelen Berck, geçmişten gelen bir anlatının merkezine yerleşir. Özel
olan kamusallaşır; anlatı başkalarının elinde biçim kazanır. Berck tanınmamanın nasıl bir
rahatlık taşıdığını ilk kez bu noktada düşünür.
Düşünme eylemi, biraz geri çekilmeyi, biraz yavaşlamayı ve insanın kendi sesiyle baş başa
kalmasını gerektirir. Arendt'in gösterdiği gibi düşünceden uzaklaşan eylem kolayca düzenin
diliyle konuşur; Kundera'nın sezdirdiği gibi hızlanan bilinç ise yaşadığını derinliğe
dönüştürmeden tüketir. İnsan ne yaptığını, neden yaptığını ve kimin adına yaptığını kendine
sormayı sürdürdükçe, eylem ile anlam arasındaki bağ canlı kalır. Bozulma ise çoğu zaman bu
soruların sorulmadığı anlarda başlar.
Burcu BOLAKAN / diğer yazıları
•Düşünmenin Terk Edilişi ve Hızın Ahlâkı: Hannah Arendt - Kudüs’te Eichmann: Kötülüğün Sıradanlığı Üzerine Bir Rapor ve Milan Kundera - Yavaşlık 15 00:00:00.02.2026
•Tekrarı Olmayan Hayatlar: Kundera’da Hafiflik, Ağırlık ve Sorumluluk 08 00:00:00.02.2026
•Ölüm Bir Kurtuluş Mudur? 01 00:00:00.02.2026
•Charles Robert Darwin’de İnsanın Kökeni: Beden, Zihin ve Ahlakın Evrimsel Sürekliliği 11 00:00:00.01.2026
•Charles Darwin’in Türlerin Kökeni Adlı Kitabı: Tür Kavramının Tarihselleştirilmesi ve Doğal Seçilimin Mantığı 08 00:00:00.01.2026
•Cumhuriyet’in Kadın Devriminden Günümüze: 1970’ten 2025’e Türk Kadınının Toplumsal Dönüşümü 07 00:00:00.12.2025
•John Stuart Mill’in Kadınların Köleleştirilmesi ve Kadınların Özgürleşmesi Üzerine: Zorun Yasasından Aklın Yasasına Kadın, Özgürlük ve Uygarlık 13 00:00:00.11.2025
•Müverrih Léon Cahun ve Muallim Barthold’a Göre Cengiz Han / Aklın, Törenin ve Nizamın Kurucu İradesi 05 00:00:00.11.2025
•Cumhuriyet’in Akıl ve İrade Üzerine Kurulu Yolculuğu 27 00:00:00.10.2025
•Oblomov’un Rüyası ve Bizim Gerçeklerimiz: Eylemsizlikten Evrensel İnsanlık Hâline 01 00:00:00.10.2025
•Karamazov Kardeşler’de Karakterler ve Düşünsel Temsilleri 01 00:00:00.09.2025
•FYDOR DOSTOYEVSKİ’NİN İNSANCIKLARI: KÜÇÜK İNSANLARIN BÜYÜK ACILARI 01 00:00:00.08.2025
•Tarihin Coğrafyası: Jared Diamond’un Tüfek, Mikrop ve Çelik’te Eşitsizlik Kuramı 03 00:00:00.07.2025
•Bir Diz Ağrısının Ardında Saklanan Dünya: Safa’nın Koğuşuna Giriş 01 00:00:00.06.2025
•Ateşle Sınanan Hakikat / Giordano Bruno ve Düşünce Özgürlüğünün Bedeli 01 00:00:00.05.2025
•Kan ve Ateş 01 00:00:00.04.2025
•Hüseyin Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü Adlı Eseri ve Kür Şad İhtilali 09 00:00:00.03.2025
•Hüseyin Aga ve Cin Osman 03 00:00:00.02.2025
•AĞAÇLI YOL 17 00:00:00.01.2025
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Yorumlarınızı paylaşın

--







logo

   E-posta: bilgi(@)eskisehirdenhaber.net
Tüm hakları Eskişehirden Haber adına saklıdır: ©2019-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir.
Mobil uyumlu haber yazılımı: www.eticaret.com.tr