Gözlerimi kapatıp "İran" dediğimde, zihnim beni 1980'li yılların puslu, vakur
Gümüşhane sabahlarına götürüyor. İmam Hatip Lisesi'nin uzun koridorlarında
yankılanan ayak sesleri, soba kokusuna karışan gençlik heyecanı…
O sıralarda bizler sadece ders görmezdik; dünyayı konuşurduk.
Arkadaş sohbetlerinde kimileri İran'a toz kondurmaz, kimileri ise "rejim ihraç
edecekler" korkusuyla öfke kusardı.
Ben ise o keskin kutuplaşmanın hiçbir tarafında yer almamıştım. Ta ki merhum
hocam Prof. Dr. Haydar Baş'ın o derin tarih perspektifiyle tanışana kadar…
Hocamız, coğrafyanın kader olduğunu anlatırken, sanki geleceği okur gibi
konuşurdu. O meşhur "Sarı Öküz" hikâyesini anlatırken aslında bize sadece bir
masal değil, bir medeniyet dersi verirdi.
Bugün bölgemizi kana bulayan emperyalist iştahı gördükçe anlıyorum ki mesele;
bir komşuyu sevip sevmemek değil, ilk kurbanı verip vermeme meselesidir.
Hocamızın tok ve sarsıcı sesi hâlâ kulaklarımda:
"Evladım, bu bölgenin iki koçbaşı ülkesi vardır: Türkiye ve İran. Yüzyıllar
boyunca dış güçler bu iki devi birbirine kırdırmak istedi. Ama tarihe bakın;
bunca kışkırtmaya rağmen birbirimize tek bir mermi dahi atılmadı."
Gerçekten de öyle…
Yaklaşık 400 yıl önce imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması'ndan bu yana sınırlar
değişmedi, komşuluk hukuku kana bulanmadı.
Bugün İran'ın etnik kökeni, mezhebi ya da siyasi yapısı benim için belirleyici
değil.
Asıl olan; aynı Allah'a inandığımız, aynı Peygamber'in ümmeti olduğumuz ve
aynı kıbleye yöneldiğimiz gerçeğidir.
Ama bugün manzara karanlık…
Ortadoğu'nun üzerine çöken o uğursuz gölge, artık saklanmıyor.
ABD ve İsrail'in başını çektiği savaş makinesi, Gazze'nin dar sokaklarında
bebekleri toprağa gömerken; şehirleri enkaza, hayatları sessiz çığlıklara
dönüştürüyor.
Şimdi ise aynı ateşi İran sınırlarına taşımak istiyorlar.
Televizyon ekranlarında, bombaların geceyi yırtan ışığında şehit düşen
masumları gördükçe içim parçalanıyor. Çünkü biliyorum…
Bu vahşetin nihai hedefi ne sadece Kudüs'tür ne de Tahran.
Asıl hedef; İstanbul'dur, Anadolu'dur.
Bugün İran, tüm baskılara, ambargolara ve saldırılara rağmen direniyor. Uzun
menzilli füzeleriyle dokunulmaz sanılan o kibri sarsıyor. Bu, sadece bir askeri
karşılık değil; bir varoluş mücadelesidir.
Fakat en acısı şu:
"Müslüman" kimliğiyle sahnede olan bazı ülkeler, zalimin karşısında değil;
onun gölgesinde saf tutuyor.
Ülkesi bombalanan İran iken, sözde kardeşler zalimi değil direnişi kınıyor.
Bu suskunluk değil; bu, tarihe düşülen ağır bir nottur.
Emperyal aklın planı açık:
Domino taşları gibi devletleri tek tek devirmek…
Önce İran, sonra Türkiye.
İşte tam bu noktada "Sarı Öküz" hikâyesi sadece bir kıssa olmaktan çıkıyor, bir
uyarıya dönüşüyor.
Sürünün huzuru bozulmasın diye Sarı Öküz'ü aslanlara verenler, aslında kendi
sonlarını hazırlamıştı.
Birer birer sıra kendilerine geldiğinde ise gerçeği acıyla fark ettiler:
"Biz bu savaşı, Sarı Öküz'ü verdiğimiz gün kaybettik."
Bugün Ortadoğu'da oynanan oyun tam olarak budur.
Uyanmak zorundayız.
Geç kalmadan, bedel ağırlaşmadan…
Bugün İran direniyor.
Belki de sadece kendisi için değil…
Türk milleti tarih boyunca mazlumun yanında durmuş, zalimin karşısında yer
almıştır. Bu bir tercih değil, bir karakter meselesidir.
İran'ın rejimini eleştirebilirsiniz. Politikalarını beğenmeyebilirsiniz.
Ama bugün gün, eleştiri günü değildir.
Bugün gün, safını belli etme günüdür.
Sınır komşumuz ateş altındayken, bizim safımız nettir:
Mazlumun, direnenin, hakkın yanıdır.
Çünkü biliyoruz ki…
Sarı Öküz verildiğinde, sıra er ya da geç bize gelecektir.
Ve ben bu yüzden, sevmesem de İran'ı destekliyorum.
Niçin sevmediğimin birçok sebebi var.
Buda başka bir yazı konusu olsun.