İstisnalar hariç bu haber sitesine ayda bir yazı yazıyorum. Yazılarım da genelde ayın
beşinde, altısında yayınlanıyor. Yazılar bir aksaklık olmasın diye olsa gerek ay sonu itibariyle
bizden isteniyor. Bu girişi neden yaptım? Yarın yayınlanacak bir yazı yazsam bugünkü durum,
olay veya psikolojime uygun olarak yazar çıkarım. Bugünkü duruma göre yazsam bir hafta sonra
güncelliğini yitirebilir… Biz yine içimizden geldiği gibi yazımıza başlayalım. Hadi Bismillah.
İki bin yirmi beş yılı "Aile Yılı" idi. Bundan bahsedeyim dedim. İçimi bir karamsarlık
kapladı ki, sormayın. Hangi yönünü ele alacağımı bilemedim. Neresinden tutsam elimde kalacak.
Dolayısıyla sonraya bıraktım.
Odunpazarı Belediyesi'nin Hristiyan dünyasını kıskandıracak "Yıl Başı Etkinliklerini"
yazayım dedim. İçimi hafakanlar bastı. Bu nedir yaaa?!.... Ayrıca bir hafta sonra yayınlanacak
yazının ne kadar etkili olacağı da ayrı bir soru işareti. Hem, testi kırıldıktan sonra neye yarar?
Gerçi testi denilen nesne de her önüne gelene verilmemeli ya!... Neyse. Sonunda eğitimci yanım
ağır bastı ve okullardaki son durumlara değineyim, dedim.
Kim ne derse desin, ömrü eğitimin içinde geçmiş bir öğretmen olarak söylüyorum. O kadar
çok yanlış yapıldı ki… Sınıfta kalmanın kaldırılmasından tutun, kıyafet serbestliğine bir sürü
uygulama; internet rezaletinden, ekran zorbalığına kadar bir sürü dert… Yeni Milli Eğitim
Bakanı'nın çalışmalarını gayet yerinde bir duruş olarak görüyorum. İnşallah olumlu sonuçlara
ulaşılır.
Hababam Sınıfı'nın ilk yayınlandığı yıllarda da karşı çıkmıştım. İster katılın, ister
katılmayın, günümüzde gayet masum bir film olarak izlediğimiz bu seri kötü bir çığır açmıştır.
Bunun yanında istenilen düzeyde çalışmalar yapılamadı. Aklıma ismini hatırlayamadığım
öğretmen merkezli güzel bir dizi geliyor. Başka da gelmiyor.
Eğitimdeki gedik gün geçtikçe büyüdü. Ben iki bin sekizde emekli oldum. Çok güzel
sınıflarda pırıl pırıl öğrencilerle unutulmaz anılarımız var. Şimdi her biri ayrı bir değer olarak
vatanın değişik yerlerinde görevlerini ifa ediyorlar. Ama ne yazık ki o günlerde bile bazı
sınıflarda bazı öğrenciler insanın tahammül sınırlarını zorluyordu. Nitekim erken emekli
olmamda, genç öğretmenlere yer açma düşüncesinin yanında bu durumun da etkili olduğunu
istemeyerek söylemek zorundayım. Açıkkara mizah dergisinde de yayınlanan aşağıdaki şiirim
ülke nüfusunun yetmiş milyon olduğu o günlerde tam da bu duygularla yazılmıştı. Hikâyesi de
kısaca şöyleydi.
Adalet İlköğretim Okulu gibi o yılların en başarılı okullarının birinde matematik
öğretmeniydim. Genel olarak da öğrencilerle aram iyiydi. Beni tanıdıktan sonra matematik
dersini sevmeye başladığını söyleyen çok öğrencim olmuştu. Neyse, nöbetçi olduğum bir gün
sınıfları dolanıyordum. Teneffüslerde bazen en efendi öğrenciyi bile tanıyamazsınız.
Kendisinden ummadığım bir öğrenci tekvandocu gibi zıplayarak ayakkabısının izini duvarın
neredeyse iki metre yüksekliğine "nakşetti!" Nakşetti, diyorum çünkü rekor kırmış havalarına
girdi. Kendisiyle göz göze geldik. Görmezden gelmem mümkün değildi. Özellikle devlet malının
korunması konusunda hiç taviz vermedim. Şimdiki halimle olsam ne yapardım bilmiyorum ama
hatasını anlasın ve bir daha yapmasın diye çok hafif bir tokat vurdum. Öylesine hafifti ki normal
zamanda yapsam şaka sayılırdı. Ertesi gün velisi geldi. Veli toplantılarında çocukların durumunu
enine boyuna görüşmek, başarılarını artırmak için en sona kalan ben o gün arzu etmediğim bir
görüşmeye mecbur olmuştum. Okullardaki vaziyet iyi değildi ve hızla kötüye gidiyordu. En son
bir sınıftaki öğrencilerin öğretmenlerine yaptıkları ve yaptıklarını sosyal medyada yayınlamaları
gelinen durumu açıklamaya yetiyor.
Allah yavrularımıza akıl, fikir, öğretmenlerimize sabır ve dayanma gücü, ana babalara da
izan, insaf ve feraset versin. Hepimize büyük görevler düştüğü açıktır. Bu sorun sıradan bir sorun
değildir. Allah korusun nesilleri kaybetmek demek geleceğimizi kaybetmek, demektir.
Selam ve dua ile…